27 Ağustos 2020

FeSaBi (Felsefe, Sanat, Bilgi) Bölüm 4 “KENDİNİ SEV!”

kendinisev

Tarih 23 Ağustos 2017. Bisikletim Siyah İnci ile İstanbul’da Prens Adaları’nı keşfediyoruz. Sıra Burgazada’da. Vapurdan iniyor, iyot kokusunu ciğerlerime dolduruyorum. Yokuşlardan çıkarken ihtiyacım olacak…

 

Vapur iskelesinden ayrılır ayrılmaz, ilk yokuş karşımda beliriyor ve emaneti iyot kokusunu benden alıyor. Burgazada’ya ilk gelişim. Sağa sola bakıyor, bir yandan da hantallaşmış pedalları döndürmeye çabalıyorum. Birden dikkatimi 6-7 yaşlarında iki oğlan çekiyor. Kaldırıma eğilmiş, bir şeyler inceliyorlar. Duruşları biraz mesafeli… Bir salyangoz ya da kirpi olabilir diye düşünüyorum.

 

Biri işaret parmağını uzatmış, bir şey okuyor diğerine. Şaşırıyorum. Ada çocuklarının entelektüellik seviyeleri beni şaşırtıyor. Yanlarında duruyorum. Belli ki biri okuma bilmiyor, diğeri de çat pat… Traverten kaldırım taşının üzerinde el yazısıyla yazılmış bir cümleyi okumaya çabalıyorlar. Açılın… Ağabeyiniz geldi… Şimdi okuyuveririm ben size yeni yetmeler! Neler neler okudu bu gözler. İki kafadarın arasından kafamı uzatıyorum. Süslü bir el yazısı…

 

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

 

Yazana mı, okumaya çalışana mı, bu sahneye konuk olan bana mı şaşırayım? Bir kaldırımda karşılaşmayı hiç ummadığım bir söz. Üstelik bacak kadar çocukların okumak, anlamak için çaba gösterdikleri güzellikte ve sadelikte. Buraya kim, neden bu sözü yazsın ki diye düşünürken güzel bir ada evinin önünde olduğumu fark ediyorum. Kapıda bir tabela:

 

“Sait Faik Abasıyanık Müzesi”

 

Daha güzel bir davet olur mu? Bisikletimi üstadın dokunduğu bahçe demirlerine emanet ediyor ve her şeyin sevmekle başladığı eve giriyorum.

 

“Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

 

Bu güzel sözcüğün izlerini sürüyorum, ayağımın altında gıcırdayan tahtaların fısıltılarında.

Sait Faik “Alemdağı’nda Var Bir Yılan” isimli öyküsünde şöyle diyor:

 

“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”

 

Sonra bütün taşlar yerine oturuyor. Zülfü Livaneli bu cümleden yola çıkarak Sait Faik’in diğer öykülerinden alıntılarla Ada ismindeki şarkısının sözlerini oluşturuyor.

 

“Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

 

Sait Faik burada durmuyor yalnız; şöyle bir cümle de ekliyor önceki yazdıklarına:

 

“Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” 

 

Devamını Sait Faik’ten okursunuz…

 

Ben size sevmekten, sevgiden bahsetmek istiyorum biraz. Bu konuda söyleyecek şeyleri olanların başında Erich Fromm geliyor. Bir psikanalist, sosyolog ve filozof olan Fromm verdiği birçok eserin arasında en çok “Sevme Sanatı” adlı kitabı ile tanınıyor.

 

En çok kızdığım şey bir kitabın önce sonunu okumaktır. Ben de şimdi size kızdığım şeyi yapacağım ve “Sevme Sanatı”nın sonundan başlayacağım. Şöyle diyor Fromm:

 

“Bugünkü sistem içinde sevebilen kişiler üstün kişilerdir. (…) Bu, daha çok üretim çevresinde örülmüş, mal mülk açlığıyla dolu bir toplumun ruhsal yapısıyla ve bu yapıya başarıyla karşı durabilecek tek kişinin, topluma karşı çıkan kişi olmasındandır.”

 

Bir insanı sevmekle başlamanın, belki de işin en kolay kısmı olduğunu söylüyor Fromm. Asıl zorluk bir insanı sevmekten sonra başlıyor ve Sait Faik’in eklediği ikinci bölümde buluyor kendini insan yavrusu; her şey orada bitiyor.

 

Toplum sevgiyi beslemiyor, çoğaltmıyor, mal mülk açlığı insanların sevmelerine, inanmalarına, güvenmelerine engel oluyor.

 

 

Fromm sözlerine şöyle devam ediyor:

 

“Az da olsa sevginin gelişmesini önleyen her toplum sonunda, insan yaradılışının temel gereksinmelerini hiçe saydığı için kendi kendini çürüterek yok olacaktır.”

 

İnsanın “karanlıklara itilmiş” bu temel gereksinmesi toplumun yaşatması, beslemesi gereken en önemli değer, Fromm’a göre. Bunu görmemezlikten gelen tüm toplumsal yapıların çürüyerek yok olacaklarını çok açık biçimde ifade ediyor.

 

“Sevginin yalnız olağanüstü bir bireysel olgu olarak değil, toplumsal bir olgu olarak bulunabildiğine inanmak, insan yaratılışını iyi bilmekten doğan akla uygun bir inançtır” diyerek kitabına son veriyor.

 

İnsanı gerçekten tanıyorsan, onun sevgi ile yola çıktığını ve en çok buna ihtiyaç duyduğunu fark edersin. “Tüm toplumsal yapıların da bu ihtiyacı göz önünde bulundurması gereklidir.” diyor özetle Fromm.

 

Bir psikolog değilim ama kendi hayatlarımıza, çevremizdeki insanlara, psikolojik analizlere ve binlerce yıllık edebiyatımıza baktığımızda gördüğümüz şey de bu değil mi? İnsanın en büyük ihtiyacı sevgi. Sevilmek ve sevmek.

 

Özellikle hayatlarının ilk yıllarında sevgi dolu bir ortamda büyümüş, sevgilerini karşısındakilere koşulsuz bir biçimde yaşatan insanlarca eğitilmiş ve nihayet kendileri de sevebilme kapasitesine sahip insanlar, gerçekten bir şeyleri başarabiliyorlar; hakkıyla yaşayabilmeyi ustalıkla yapıyorlar.

 

Fromm “Sevme Sanatı”nın diğer tüm sanatlar gibi öğrenilebilecek bir sanat olduğunu söylüyor. Bu ustalığı elde etmenin, çabayla doğru orantılı olduğunu ifade ediyor.

 

Bir yandan da az önce bahsettiğimiz gibi bir insanı sevmekle başlayan işte, neden tökezlediğimizi de çok net anlatıyor.

 

“Sevme yetisinin ancak yaşamın öbür alanlarında üretici ve etkin olmanın sonunda elde edilebilecek bir yoğunluk, uyanıklık ve canlılık gerektirdiği ”ne vurgu yapıyor.

 

Öyleyse, sevmekle başladığımız işte sevgiyi hayatımızın her zerresine yaymamız şart. Üretmek, çaba göstermek, yani kendi kaderinin heykeltıraşı olmak gerekli. Bu yolda gösterdiğimiz çaba, bizim hayata karşı yoğunluğumuzu arttırıyor, dinç ve uyanık kalmamızı sağlıyor ve yaşam için gerekli olan canlılığı sağlıyor.

 

Aslında bir atmosfer tarif ediyor Fromm. Sevgi çiçeğinin büyüyebilmesi için, içinizde böyle bir iklim olması gerekli diyor. O iklimi sağlamadan sevginin damarlarınıza yayılmasını beklemeyin diye de uyarıyor.

 

Peki, çaba ile yarattığımız bu iklim bir çiçeği yetiştirmek için yeterli mi? Toprak olmadan çiçek bahçesinden, hatta biricik çiçekten bahsetmek olanaklı mı? Fromm sevgi bahçesini şöyle tarif ediyor:

 

“İnsanda bilinçli bir sevilmeme korkusu varken, gerçek ama çoğunlukla bilinçsiz olan korku sevme korkusudur. Sevmek; kendini hiçbir güvence olmaksızın adamak, sevgimizin sevdiğimizde sevgi uyandırmasını umarak, kendimizi bütünüyle ona vermek demektir. Sevgi bir inanma işidir; inancı az olanın sevgisi de azdır.”

 

Ne çarpıcı bir saptama! Hepimiz az ya da çok sevilmemekten korkarız. Çabamız çoğunlukla kendimizi sevdirmek yönündedir. Oysaki, asıl korkulan sevmektir, diyor Fromm. Çünkü sevmek güvenmektir. Hem de elimizde güvenmek için hiç bir kanıt olmadan. Ne denli incinmekten korkan naif yaratıklarız! İncinme korkusuyla sevmekten kaçınırız. Oysa sevmek, sevebilmek inanmak demektir. Belki incinmeyeceğine, belki de incinsen de buna değeceğine inanmak…

 

İşte gönlümüzü bir çiçek bahçesine çevirecek şey bu güven duygusudur. Daha doğrusu çiçek tohumlarını ekeceğimiz toprak, inanmaktır. İnanabilme kapasitemizdir…

 

Burada dikkat çekmek gereken önemli bir nokta daha var. İnançtan kastımız boş inançlar, hurafeler ya da taassup değildir. Fromm bunu “akla uygun inanç” olarak isimlendiriyor.

Sözü yine Fromm’a bırakalım:

 

“Akla uygun olmayan inanç, bir şeyin, yalnız otorite ya da çoğunluk öyle dediği için doğru sayılmasıyken; akla uygun inanç; çoğunluğun fikri ne olursa olsun, insanın kendi yaratıcı gözlem ve düşünme gücüne dayanan bağımsız bir güven duygusundan doğar.”

 

Akla uygun inancın uygulanarak geliştirilecek bir şey olduğunu da sözlerine ekliyor. Tıpkı çocuk yetiştirmek, herhangi bir işe başlamak ya da ertesi sabah uyanmak üzere uykuya yatmak gibi…

 

Fromm inanmayı, ancak akla uygun inanmayı, sevginin içinde yetişebileceği toprağa benzetirken; bu toprağın üç maddeden oluşması gerektiğini ifade ediyor. Bunlar;

  • Akıl
  • Nesnellik
  • Alçakgönüllülüktür.

Aklın öneminden ve belirleyiciliğinden bahsetmiştik. Peki, nesnellik ne ola?

 

“Hepimizde kendine aşık olma hali olarak tanımlanan narsistik eğilimler bulunur. Bu eğilimler yüzünden çarpıtılmış, nesnel olmayan bir dünya görüşümüz vardır. Nesnellik, insanları ve nesneleri oldukları gibi görebilme, bu nesnel görüşün çizdiği tabloyu kendi istek ve korkularımızın çizdiği tablodan ayırabilme yetisidir” diyor Fromm.

 

Bu kadar mı? Değil.

 

“Nesnel olarak düşünebilme yetisi akıllılıktır; aklın arkasında yatan duygusal tutumsa alçakgönüllülüktür. Bir insanın nesnel olabilmesi, aklını kullanabilmesi için alçakgönüllü olabilmesi, çocukken içinde bulunduğu o her şeyi bilme, her şeyi yapabilme düşlerinden kurtulmuş olması gerekir” diye de ekliyor.

 

Buyur buradan yak! Sevmek diye yola çıktık, doktor reçetesi gibi liste çıktı karşımıza. Akıllı olunacak, alçakgönüllü olunacak, olaylara karşı nesnel, objektif olunacak. Bütün bunlar akıllı bir inanç sağlayacak ki; buna dayanarak önce kendime, sonra karşımdakine güveneceğim de seveceğim… Ölme eşeğim ölme, yaz gelince sen de seversin!!

 

Ee, bütün zorluklarına karşın yine de sevdiğimiz şeyler yok mu? Öyleyse niye severiz? Bu bir ihtiyaç mı bizler için, yoksa sadece sevmeyi arzu ettiğimiz için mi severiz?

 

Sorular… Sorular…

 

Bu sorular Erich Fromm’un işe başladığı yer. Ve der ki üstad; eğer bu sorulara cevap bulamazsanız “Sevme Sanatı”nda usta olamazsınız.

 

Sevgi Kuramı’nı açıklarken de basitleştirirsek şunları söyler:

 

İnsan, doğmakla kendini bir belirsizlik içinde bulur. Kesinlik geçmiştir, gelecek ise belirsiz. Gelecekte kesin olan bir şey vardır; o da: Ölümdür.

 

İnsan kendi iradesi olmaksızın doğar. İstemese de ölecektir. Bu ölüm sevdiklerinden önce ya da onlardan sonra ya da her iki şekilde de olabilir. Bu kesinlik karşısında sonsuz bir çaresizlik hisseder. Tüm insanlar, aynı gerçekle karşı karşıya kalsalar da yine de insan kendi gerçeğiyle baş başadır. Yalnız geldiği bu dünyadan, yalnız gidecektir. Bunun yükünü de yine, yalnız çekecektir.

 

Bu yalnızlık duygusu tek başına da değildir üstelik. Ona bağlı olarak huzursuzluk, suçluluk ve utanma hisseder. Tüm bu duyguları fark ederek yaşamaz insan elbette. Ancak derininde bir yerlerde, çocukluğunun ilk günlerinden itibaren hisseder yalnızlığını.

 

İnsanın en büyük ihtiyacı; yalnızlığın hapishanesinden kurtulmaktır.

 

Bu korku, bu çaresizliği asla gideremeyeceğini bilir insan yavrusu, ama şunu da kısa zamanda öğrenir ki; bu duyguyu paylaşırsa yükü hafifler. Yalnızlığının katı çaresizliğini diğer insanlarla paylaşmanın tek bir yolu vardır; sevgi…

 

Sevgi, kişinin, kendisi olarak kalmayı başararak yaşadığı yalnızlık duygusunu yenmesine yardım eder.

 

İşte insanların büyük yanılgısı da tam bu noktada başlar Fromm’a göre. Herkes sevilmeyi ister. İnsan daima almanın peşindedir. Bu sadece sevilmek manasında da değildir. Sevmeye kalkıştığında bile sevebilmeye değer “nesne”ler arar gözleri. Kendisi asla sevilmeye değer biri olmaya çalışmaz. Böyle olunca da vermekten çok, almaya odaklanır. Çünkü vermenin bir yoksullaşma olduğuna inanagelmiştir. İçinde yaşadığı toplum, ekonomik düzen de bunu fısıldar ensesinden. “Kendinden verirsen sende kalmaz!” der.

 

Oysa vermek almaktan daha çok coşku verir. Sevmek vermektir, verebilmektir. Çünkü çok şeyi olan değil, çok verebilen zengindir.

 

Peki, sevmek eğer vermekse, insan başka birine ne verebilir ki?

 

İnsan sevdiğine, kendindeki en değerli şeyi verir; kendi yaşamından verir. Sevinçlerinden verir, ilgisinden, anlayışından, bilgisinden verir… Emek verir…

 

“Sevgi, sevgi yaratan bir güçtür” der Erich Fromm ve aslında, kendi yaşamından verenin karşısındakini zenginleştirdiğini, söyler.

 

Buradaysa işin sihri ortaya çıkar. Toplumun, düzenin, sistemin akıl sır erdiremediği kısım işte burada başlar. İnsan bu noktada ayakları üzerinde doğrulur. Kendisine, kendi yaşamından verene, o da kendi yaşamından vermeye başlar. Ve kendisine yaşam verilen, onu almamazlık edemez.

 

Vermek, aslında karşıdakini de verici yapmak demektir. Böylece ikisi de ortak bir şey yaratmanın sevincini paylaşırlar.

 

Bu ortak sevinç yeni bir kapı açar önlerinde; yeni bir isteğin sıcaklığını içlerinde hissederler. “İnsanın aslında ne olduğu” nu öğrenme isteğidir bu. İnsan ruhunun karanlık noktasıdır burası. Bu gize ermeyi istemekten kendimizi alamayız. Bunu bilmenin tek yoluysa; sevgidir. Sevgide insanı çözerim. Sevgide kendimi çözerim. Sevgide ancak “Kendini Bil”irim.

 

Gel gelelim çağdaş insan da sever kendini, hatta kendini çok sevdiğinden değil midir yaşanan tüm acılar dediğinizi duyar gibiyim. Hayır! Kendini sevmek değildir bunun karşılığı. Olsa olsa bencillik denebilir buna.

 

Erich Fromm bir soruyla sürdürür sözlerini:

 

“Toplumsal ve ekonomik rolünün tutsağı durumundaki çağdaş insanın bencilliği kendisini sevmesinden mi, yoksa böyle bir sevginin eksikliğinden mi doğmaktadır?”

 

İşler karmaşıklaştı demeyin. Burada sözü Eckhart’a devreder Fromm.

 

Eckhart ise son vuruşu yapar:

 

“Kendinizi seviyorsanız, başkalarını da kendinizi sevdiğiniz ölçüde seversiniz. Karşınızdaki kimseyi kendinizden daha az sevdiğiniz sürece, kendinizi sevmeyi başaramazsınız; ama kendinizi de, başkalarını da aynı ölçüde severseniz, onları da bir tek kişi gibi seversiniz. Bu yüzden, kendisini ve başka herkesi aynı ölçüde seven insan büyük ve dürüst bir insandır.”

 

Öyleyse son sözü şu şekilde söyleyerek biz de bitirelim sözü:

 

“Kendini Sev!”

“Kendini Sev!”

“Kendini Sev!”

 

 

Kaynak:

Fromm, Erich. Sevme Sanatı (Çev: Yurdanur Salman). Payel Yayınevi, 1995.

Paylaş!
LinkedIn
WhatsApp
X
E-posta
Facebook
Print

Benzer Yazılar