Şov Taym

Eski fotoğrafları bir hatırlayın lütfen. O özenle verilen pozları gözünüzün önüne getiriverin. Fotoğraftakilerin teknolojiye duydukları yabancılık ve şaşkınlık kadar, geleceğe ve başkalarına karşı duydukları saygı da dikkatinizi çekecektir. Onların gösterdikleri özen hayranlık uyandıracak düzeyde değil mi sizce?

Eskiden, sosyalleşmenin basit ve yalın temelleri vardı. Sevdikleriniz de vardı, sevmedikleriniz de. Sevdiklerimiz ve önem verdiklerimiz için tutumlarımız vardı. Diğerleri için de. Gülerdik istediğimiz için. Sıkılmaya da tahammül ederdik, susmaya ve dinlemeye de. Sosyal bir varlık olmamız, diğer sosyal varlıklara duygularımızı / düşüncelerimizi / kendimizi sürekli göstermek zorunda bırakmazdı bu denli.

Şimdi ise, hayatımızın neredeyse her anı bir ‘şov taym’ oldu. Televizyon, istesek de istemesek de davranışlarımıza referanslar oluşturmaya başladı. Sosyal medyada dil kalıpları edindik. Adımımızı evimizden dışarı attığımız an, bir görsel bombardıman bizi karşıladı. Neredeyse tüm duygularımızı, ‘ibraz etmek’ telaşına düşmeye başladık.

Tokalaşırken, ekip fotoğrafları çekilirken, şaşırırken, büyük büyük konuşurken, gülerken, veda ederken, kavuşurken, sevinçlerimizde, evlilik tekliflerimizde, romantik anlarımızda, hatta cenazelerimizde bile… Olması gerektiğine inandırıldığımız biçimler peşine düşer olduk.

Yarışmaları izlerken ne hissediyorsunuz? Yarışmanın asal amacının değil, o amaca giden yolda yapılan şovun önemini görüyor musunuz? Haberlerde fon müzikleri ile hissetmemiz gereken hissettirilmiyor mu? Tüm diziler, olması gereken ilişki biçimlerini lanse etmiyorlar mı? Gittiğimiz kafeler, aldığımız giysiler… Olunması gereken kişi olmamız için kılavuzluk etmiyor mu?

Artık ‘müşteri’ yerine ‘misafir’, ‘ebeveyn’ yerine ‘arkadaş’, ‘satışçı’ yerine ‘satış danışmanı’ der olduk. Kavramların içini öyle hızlı boşalttık ki, yerine yenilerini icat etmeye başladık. ‘Nurlar içinde uyusun’ yerini ‘ışıklarda yatsın’a ne zaman bıraktı? ‘Yaş alır’ olduk ‘yaşlanma’ yerine… Neden ama?

Televizyonda ‘var olan’ programları yermek bizi entelektüel düzeyde tatmin etse de, asıl olmayan programların eksikliğini hissedemez olduk. Ne spor, ne sanat, ne sosyal yaşam, ne bilim, ne kültür…

Bizlere referans olarak sanatçılar, spor ve bilim adamlarıyla yolumuz kesişmediği için, referans arayan beynimiz yollarının kesiştirildikleri ile referanslar oluşturmak zorunda kalmadı mı?

Bu denli ‘şov taym’ olarak geçince günlerimiz, başkaları için çabalamaktan, kendimizi kaybeder mi olduk?

One thought on “Şov Taym

  1. Hocam çok güzel yazmışsınız. Kesinlikle her yazdığınıza katılıyorum. Fakat katılmakla birlikte maalesef ben de o “şov taym” ın içinde yer alıyorum. Zamanla sosyal medya dediğimiz yer bağımlılık oluşturmaya başlıyor insan üzerinde. Mesela ben sabah gözümü açar açmaz ilk yaptığım şey, uzanıp hemen telefonu elime almak oluyor. Ara ara sorup duruyorum kendime, “Neden bu kadar bağlandım?” İlk başlarda tam bir cevap veremiyordum. Ama kendimi gözlemliye gözlemliye ve de çuvaldızı kendime batırarak sanırım bir cevaba ulaştım. Yalnızlık! Yalnız mıyım? Hayır, canımdan çok sevdiğim ruh eşim var yanımda. Ama uyuşturucu gibi bunun bir başlangıç zamanı var. Kendini en yalnız hissettiğin dönemlerde, yavaş yavaş sinsi sinsi karışmaya başlamış damarlarıma. Eşimle çok ayrı kalmak durumunda kaldığımız zamanlar oldu, ciddi ailevi travmalar yaşadığım zamanlar da oldu. O zamanlarda “tek başınıza” mücadele veriyorsunuz. Öyle bir dönem içerisinde paylaştığınız tek bir fotoğrafa gelen beğeni ve yorumlar, hop sizi biraz toparlamaya başlıyor. Sahte dünyanın içerisinde yapılan, yalandan gülümsemelerin bol olduğu o dünyaya, bile bile lades diyorsunuz. “Amaaan canım bir kereden bir şey olmaz” dediğiniz sanal dünya zamanla sizin birer uvzunuz haline geliyor. Ekmek gibi su gibi doğal oluyor her anınızı ve duygunuzu orada paylaşmak. Hatta çok rahatlatıyor. Ama bu arada dışarıdaki hayatın güzelliklerini kaçırıyoruz. Eşimin beni çok uyardığı bir durum vardır. Bir yere gezmeye gideriz, ben elimde telefona yapışır her saniyeyi kaydederim. Eşimse bana, “Neden kendini bir camın arkasına saklayıp sınırlıyorsun? Çık şu camın ardından ve etrafına bakıp derin nefes al. Anı yaşa, ana sahip olma!” der. Doğru söylüyor. Sahip olma dürtümüz o kadar yüksek ki, sahip olacağız derken yaşamayı kaçırıyoruz.
    Yine her zaman ki gibi çok güzel yazmışsınız. Şu aralar daha az paylaşımlar yapıp, kendimi başka şeylere odaklamaya çalışıyorum. Ama tabii ki “bir bağımlı” olarak – kendimi açık yüreklilikle sosyal medya bağımlısı olarak betimleyebilirim artık- vazgeçmek o kadar kolay değil. Fotoğraf ve yaşadığım bir şeyi paylaşmak kendimi iyi hissettiyor. Ama yinede eskisi kadar her anımı paylaşmıyorum. Frenlemeyi başardım. Umarım böyle gider. 😊
    Sevgi ile kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir