FeSaBi (Felsefe, Sanat, Bilgi) Bölüm 3 – “Torik Değil; Retorik”

Hiç kalabalık bir insan topluluğunun önünde konuşma yapmak zorunda kaldınız mı? Yaptıysanız ne hissettiniz? Yok, eğer şanslıysanız ve şimdiye kadar yapmadıysanız, yapmak zorunda kalsaydınız ne hissederdiniz?

Gözlerinizi kapatın ve düşünün lütfen;

Çanakkale Savaşı’nın üzerinden kısa bir süre geçmiş olsun. Sizden, orada hayatlarını kaybeden Yeni Zelanda ve Avusturya askerlerinin yakınlarına hitaben bir konuşma yapmanız istenmiş olsun. Kısacık bir konuşma…

Şimdi işinizi biraz daha zorlaştıralım: Siz, Çanakkale Savaşı’na katılmış biri olarak o konuşmayı yapacaksınız. Dünya’nın bir ucundan kalkıp gelmiş; topu, tüfeğiyle, gemisi, mermisiyle, vurdukça yerine yenisinin topraktan biter gibi karşınıza dikildiği, canınıza kast etmiş bir dünya imparatorluğunun askerlerinden bahsediyorum. Yanı başınızdaki Mehmet’i alnının ortasından vurup, henüz doyamadığı sevdiklerinden koparmış bir düşmandan.

Ne söylersiniz onlara? Ne anlatırsınız? Nerden başlar, nasıl bitirirsiniz sözlerinizi?

Ses tonunuz nasıl olur? Hangi kelimeleri kullanır, hangi duygularınızı aktarırsınız? Düşüncelerinizi nasıl bir sırayla sizi dinleyenlere anlatırsınız? Yüzünüz ve vücudunuz tüm bu sırada nasıl bir hal alır?

Gerildiniz değil mi? Hadi, itiraf edin kendinize; böyle bir durumda kalmak istemezdiniz…

Biraz yardıma ihtiyacınız var sanki! Size nasıl yardımcı olabilirim?

Endişe etmeyin lütfen. Bu konuşma zaten yapıldı:

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız.

Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır.

Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk 18 Mart 1934 tarihinde,  Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümünde okunmak üzere bu metni hazırlamış ve dönemin içişleri bakanı Şükrü Kaya’ya vermiş. Bu konuşmayı bizzat; evlatlarını dünyanın bir ucuna, aslında tarafı bile olmadıkları bir savaşın bilinmezine gönderen annelere hitaben de yapsaydı, eminim yine bunları söylerdi.

Büyük bir hatipti Mustafa Kemal. Bugün topluluk önünde konuşma sanatı dediğimiz, eskilerin belagat, hitabet ya da retorik diye adlandırdıkları sanatı büyük bir beceriyle yapan bir ustaydı.

Adına ne derseniz deyin, iki insan bir araya gelip yaşamaya başladıkları andan itibaren bu sanatı kullanmaya başladılar. Topluluk halinde yaşayabilen bir canlı olarak insan; daima kendini anlatmak, diğerini ikna etmek, etkilemek, inandırmak durumunda kaldı. İşte o an topluluk önünde konuşma sanatı dediğimiz retoriğin ortaya çıktığı andı.

İnsanla birlikte var olmuş bir olguya kesin bir başlangıç koymak elbette boşuna bir çaba, ancak neyleriz ki insan hayatta daima sınırların peşinde koşmuştur. Retorik sanatının ilk izlerini sürdüğünde ise yol yine, alıştığımız üzere Antik Yunan’a çıkar.

Önceden fikri sorulmaya gerek bile duyulmayan sıradan halk, Yunan şehir devletlerinde doğrudan demokrasinin yaşanmasıyla birlikte meydanlarda yerini almaya başlar. Tabii ki her üç kişinin toplandığı yerde eksik olan parçayı tamamlayan biri elbet çıkar: Hatip.

Söz söyleme sanatının öneminin böylesine artmasıyla birlikte, insanın fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra aklına gelen ilk şey ise yine bu aşamada devreye girer; ticaret. Hemen bu konuda okullar kurulur ve iyi hatipler yetiştirilmeye başlanır. Günümüzde iyi üniversite kazandıran okulların olması gibi, o günlerde de insanlar çocukları iyi birer hatip olup siyasi bir gelecekleri olsun diye bu okullara ve öğretmenlere etekle para dökerler. Ve karşınızda Sofistler…

Kimilerinin kazandıkları paranın çokluğuna bakıp şarlatan, kimilerinin sanatlarındaki ustalıklarına bakıp bilge dedikleri Sofistler, bugün halen kullandığımız retorik tekniklerin en önemli uygulayıcıları olmuşlardır.

Sadece gençlerin siyasi ikballerine katkılarından ötürü sevilmez Sofistler. Bir de mahkeme belası vardır… O devrin hukuku haklı-haksız ayrımına dayanmaz. Haklı olmak değil, ikna edici olmak önemlidir. İyi bir hatip, mahkemede haksızı haklı, yalanı gerçek, kötüyü iyi olarak gösterebilir.

Retorik alanında en önemli sofistlerden biri Gorgias’tır. Onun öğrencisi Sokrates ise retoriği içi boş ve biçime önem verdiği için eleştirirken, asıl önemli olanın konuşmanın içeriği olduğuna vurgu yapmıştır. Hazin sonunu ise yapmış olduğu bu konuşmaların içeriği hazırlamıştır.  Nasıl söylendiğinden çok, ne söylendiğinin önemli olduğunu vurgulamış ve yaptığı konuşmalarla gençleri kışkırttığı gerekçesiyle idama mahkûm edilmiştir. Sokrates’in yaşadıklarını ve düşüncelerini öğrencisi Platon, Sokrates’in Savunması adlı eserinde anlatır.

Antik Yunan’da usta çırak ilişkisi beklendiği gibi pek sakin geçmez. Her çırak ustalığını kendi ustasına karşı çıkarak ilan eder. Aristoteles de ustalarına kendi fikirlerince karşı çıkar. Sadece biçim ya da içerik değil; hal, tavır, tutum ve seçilen kelimelerin de retoriğin önemli unsurları olduğunu iddia eder. Ona göre asıl önemli olan ikna edici olmaktır. O da ustaları gibi müfredatında retoriğin önemli bir yer teşkil ettiği bir okul açar.

Yunanlılar hemen hemen her konuda ne kadar teoriye önem verdilerse, Romalılar ise o denli uygulamaya ağırlık vermişlerdir. Yunanlılar matematikçiyse, Romalılar mühendislerdir. Onlar neyin olması gerektiği düşünmekten ziyade, uygulamış, yapmış ve nasıl yaptıklarını anlatmışlardır.

Ünlü Romalı hatiplerin başında Cato ve Cicero gelmektedir. Hitabet eğitimini Yunanistan’da alan Cicero hitabet uygulamaları konusundaki deneyimlerini “De Oratore” isimli üç kitapta toplamıştır.

“Bir kimsenin iyi bir hatip olabilmesi için, çevresindeki her şeyi çok iyi incelemesi ve hemen her alanda bilgi sahibi olması gerekir; aksi halde, konuşması, boş, yetersiz, dinleyiciyi doyurmayan, çocuksu bir konuşma olur. Ne üzerine, nasıl, hangi esasları belirterek konuşacağını bilmeyen ve bunları toplayacak, sunacak yeteneği olmayan bir konuşmacı, gülünç olmaktan öteye geçemez.”

Biz de Cicero’ya uyalım ve iyi bir hatibin topluluk önünde konuşma yaparken uyguladığı tekniklere göz atalım.

George A. Kennedy, A New History of Classical Rhetoric adlı eserinde (aktaran: Kaan Ökten) kadim retoriği 5 bölümde inceliyor.

  • Yaratma
  • Düzenleme
  • Üslup
  • Aktarma
  • Sunuş Teknikleri

Ben bunu bir tiyatro oyununa benzetiyorum.

Gözlerinizi kapatıp, izlemiş olduğunuz tiyatro oyunlarını düşünün lütfen. En çok etkilendiğiniz, aklınızda kalan, içinize işleyen oyun hangisiydi? Bir de soruya takla attıralım… İzlediğiniz oyunlarda ne farklı yapılsaydı sizin için daha etkileyici olurdu? Siz bu sorunun cevabını düşünürken ben eski üstatların tekniklerinden biraz bahsedeyim.

 

İlk bölüm Yaratma. Söylenecek söz neyle ilgili olacak, bunun belirlenmesi. Özetlemek gerekirse; seyirci tiyatro sahnesinin kapısından çıkıp evine doğru giderken, yanındaki kişiye edeceği ilk cümlenin ne olmasını istiyorsunuz? Ona kurdurtmak istediğiniz tek cümle, aslında bütün oyunun amacı olacak.

Prof.Dr.Beliz Güçbilmez’in düzenlediği Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nde kullandığı bir benzetme vardır:

“Önce bir cümle bulacaksınız. Anlatmak istediğiniz şey, asıl derdiniz olan tek bir cümle. İşte bu cümle sizin kontrol kaleminizdir. Yazdığınız her cümlede, anlattığınız her olayda, kurduğunuz her hikâyede bu kontrol kalemini kullanacaksınız. Kontrol kalemi size o cümlenin, o olayın ve o hikâyenin anlatmak istediğiniz şeye, derdinizi aktarmaya hizmet edip etmediğini gösterecek. Ediyorsa, ne ala; etmiyorsa, at gitsin.”

George A. Kennedy Latince inventio, Yunanca heuresis adı verilen Yaratma bölümünü temanın düşünülerek meselenin belirlendiği bölüm olarak ifade ediyor. Bir derdimiz var. Bizi izleyenlere bunu aktarmak istiyoruz. Onları konumuza çekip, anlatacağımız konuya ikna etmek istiyoruz. Bunun için kullanacağımız bazı araçlar var elimizde. Bu araçların başında kanıtlar geliyor. Kanıtlar, hayatta karşılaşacağımız ve aksini kimsenin iddia edemeyeceği, kesin olgulardır. Anlatımımızı dayandıracağımız kanıtlar ikna olasılığını arttıracaktır.

Bununla birlikte elimizde bir de sanatsal araçlar vardır. Gerek tiyatroda, gerek edebiyatta, gerekse de topluluk önünde konuşma sanatı dediğimiz retorikte bu araçların kullanılması, anlattıklarımızı çok başka yerlere götürebilir. Sanatsal araçlar dikkatli kullanmak gereken araçlardır. Yanlış kullanım, anlatmak istediklerimizi yanlış yerlere götürebilecekken; bu araçları etkin kullanma, izleyenlerin akıllarında ve duygularında güzel izler bırakmamıza yol açabilir.

Gelelim tiyatroya… İzlediğiniz oyunda akılda kalan yerleri soracak olsam, bana karakterleri, olayların nasıl geliştiğini ve bunların size hissettirdiği duygulardan bahsedersiniz. Bir haberim var; doğru iz üzerindesiniz. Retorikte kullanılan sanatsal araçlar da bahsettiğimiz üçlüye bir dördüncünün eklenmesiyle ortaya çıkıyor: Ethos, logos, pathos ve topoi… Alexandre Dumas’nın unutulmaz eseri Üç Silahşörler’de geçen Athos, Portos, Aramis ve Dartanyan’dan bahsetmiyorum. Bizimkilerin onlarla olan tek benzerliği Üç Silahşörler gibi adlarının üç, kendilerinin dört olması sadece.

 

 

İlk silahşör: Ethos, yani konuşmacının karakteri. Yaptığınız konuşma ile karakteriniz arasındaki uyum iknanın en önemli unsurdur. Bir mikrobiyoloji profesörü olarak virüs salgını konusunda söyleyeceklerinizin izleyiciler nezdinde peşin kabul göreceği aşikârdır. Aynı sözleri bir berberden duyduğumuzda aynı ikna ediciliği yakalayamayız. Tiyatroya dönersek; yine aynı sözleri bu sefer bir medyumdan dinleyelim. Bu sefer de karşımıza absürt komedi dediğimiz gülmece ortaya çıkar. Hangi karakterin hangi sözleri söyleyeceği oyunu belirler. Topluluk önünde yapılan konuşmalarda da o konuşmayı hangi sıfatla yapacağımız, ağzımızdan çıkan sözcüklerin kişiliğimizle, daha doğrusu izleyicinin gözündeki imajımızla, örtüşüp örtüşmediği inandırıcılığı belirler. Aksi halde basit bir komedi oynamış oluruz.

İkinci silahşör: Logos, yani kanıtlarımızın örgüsü, mantık. Bunu tiyatroda olayların akışına benzetebiliriz. Başladığımızda nerde olacağız? Konuyu neyin üzerine kurgulayacak, izleyiciyi hangi yollardan geçirerek varmayı arzu ettiğimiz yere ulaştıracağız? Aristoteles’in, kendinden önce gelen Sofistlerin biçime önem verişleri ile ustaları Sokrates ve Platon’un içeriğe önem verişlerini bu noktada birleştirdiğini söyleyebiliriz. İkna büyük ölçüde kanıtlara dayanmalıdır. Unutmayalım; en büyük yalanlar, gerçeklerin üzerine inşa edilenlerdir. Kuşku duymadığımız gerçeklerden yola çıkan ve bizi istenen yere götüren yalanlar en çabuk ikna olduklarımızdır. İyi bir konuşma hazırlarken gerçeklerden başlamak ve bunların üstüne kurguladığımız örgüyü, mantıksal kanıtlarla destekleyerek hayata geçirmek en etkili yöntemdir.

Üçüncü silahşör: Pathos, yani duygular. Size bugüne kadar hatırladığınız öğretmenleri düşününün desem onları olasılıkla aktardıkları bilgiler dolayısıyla hatırlamazsınız. Onları, iyi ya da kötü, size hissettirdikleri duygulardan dolayı hatırlarsınız. Sadece kanıt sunmak, gerçeklerin soğuk yüzünden bahsetmek, anlattıklarınızın izleyiciye geçmesini sağlamaz. Onları bir duygu haline taşımak gereklidir. Retoriğin bir söz söyleme sanatı olmasının belki de asıl sebebi işte tam da burasıdır. Sanatçılar bizi bir duygu durumuna sokmayı hedeflerler. Bunu yaparken sanatlarını bazen direkt, bazen de dolaylı olarak kullanırlar. Tiyatro çıkışında, arkadaşına edeceği tek cümleyi söyleme ihtiyacını yaratacak şey duygudur. Duygu olmaksızın derdinizi anlatamazsınız, akılda kalamazsınız.

 

 

 

Dördüncü silahşör: Topoi, tam karşılığı mevzular. Dartanyan gibi ismi afili olsa da Üç Silahşörler arasında sayılmayan dördüncüsüdür. Hikâye ya da kıssa gibi terimlerin anlattıkları da tam olarak budur. Anlatının içine amaca hizmet edecek bazı hikâyeler yerleştirmeniz gerekir. Bu bir yanıyla kanıt sunarken, bir yanıyla da duygu oluşturmanın yoludur. İzleyici duydukları ile kendini ve yaşadıklarını özdeşleştirebildiği ölçüde sizi dinlemeye devam eder. Kendi yaşadıklarıyla, hele ki anlatmak isteyip de o ana kadar anlatamadıklarına ya da farkında bile olmadıklarına dokunabilirseniz hedefinize ulaşırsınız.

George A. Kennedy’nin Klasik Retorik anlatısında Yaratma bölümünden sonra gelen ikinci bölüm Düzenleme bölümüdür. Düzenleme yaparken konuyu anlaşılır bir biçimde sıraya dizme kastediliyor ki Latinler buna disposito, Yunan dünyası ise taksis adını veriyor.

Elimizde şu ana kadar ne anlatacağımız vardı. Şimdi nasıl anlatacağımıza karar vermemiz gerekiyor. Burada da sihirli bir formülümüz var. Hepimiz bunu ilkokul günlerinden itibaren biliyoruz: Giriş, gelişme ve sonuç.

Konuya giriş konuşmanın en önemli bölümünü oluşturuyor. İzleyici sizi neden dinlesin? Ona sizi dinlemeye devam etmesi için nedenler vermek gerekiyor. Merak, gerilim, bazen de mizah bunu sağlayacak yöntemlerden önde gelenleri. Öte yandan konuşmanın devamında söyleyeceklerinize referans olacak kanıtlara izleyiciyi hazırlamak için giriş bölümü çok iyi bir imkân sunuyor.

Gelişme bölümü ise konuyu detaylandırdığımız kısım. Burada hem kanıtlar vasıtasıyla akla, hem duygular vasıtasıyla gönle hitap etmek gerekiyor.  Size bu noktada kötü bir haberim var. İzleyicilerin çoğunlukla olaydan koptukları bölüm de maalesef burası. Cep telefonu ekranları genellikle bu bölümde daha sık aydınlanıyor. Az önce bahsettiğimiz kontrol kalemini dilinizden bırakmadan, soru sorma, mizah, hatta konu dışına çıkma bile ekranların kilitlerinin açılmamasını sağlayabilir. Gelişme bölümünde konuyu detaylandıran kanıt ve anlatılar kadar, birazdan cevaplayacağınız açık sorular bırakmak da kullanabileceğiniz bir yöntem. Yine bu bölümde en sık yapılan hatalardan birinin didaktik bir anlatıya düşmek olduğunu söyleyebilirim. İzleyiciyi çıkardığınız yolculukta onu, gelişme bölümü boyunca minik hikâyelere götürmelisiniz. Tıpkı farklı çiçeklerden bal alan bir arı gibi hissetmeli kendini. Can alıcı renklerle arıyı kendine çeken bir çiçeğin yöntemini kullanın. Başta kişisel deneyimlerinizi, bilindik insanların pek de bilinmedik hikâyelerini arıyı çiçeğin özüne çekmek için kullanın. Geldiğinde de onu boş çevirmeyin.

Bir sonraki çiçeğe geçmeden alması gereken özü ona vermiş olun. Onu çiçekten çiçeğe uçurup, kovanına geri gönderdiğinizde ise derlemeye çalıştığınız balı yapacağından emin olabilirsiniz.

 

Sonuç bölümü ise dananın kuyruğunun koptuğu kısım. En çok buradaki performansınız ile hatırlanacaksınız. Sonuç bölümünün önemini özetleyen çok güzel bir söz vardır: “Başı izlettirir, sonu söylettirir” der. Giriş bölümünde açtığınız, gelişme bölümünde içini balla doldurduğunuz parantezleri bu bölümde kapatmak gereklidir. Bunu güzel yapabilirseniz gece gönül rahatlığıyla bir uyku çekebilirsiniz.

Buraya kadar anlattıklarım bir tiyatro oyunun yazılış kısmıydı. Bunları doğru yaparsanız elinizde çok iyi yazılmış bir tiyatro metni var demektir. Ancak siz de bilirsiniz ki; bir tiyatro metni sadece bir metindir. İyi bir konuşmanın yapılamadan kâğıtta yazılı kalması gibidir. Onu gerçek bir konuşma yapacak olan yapılmasıdır. Biz tiyatroda bu bölüme Reji adını veriyoruz, retoriğin anavatanı Antik Yunan ise leksis.

Üslup ya da söyleniş tarzı olarak açıklayacağımız leksis bölümünü tiyatroda metnin ayağa kaldırılması olarak görüyoruz. İş sözcüklerin seçimi ile başlıyor. Derdimizi doğru anlatabilmek kadar derdimizin doğru anlaşılması, gözetmemiz gereken en önemli nokta. Bunu sağlamanın en kritik yolu da kullandığımız dil. Dil felsefesinin iki büyük ustasını burada anmadan geçmeyelim.

Bir matematikçi ve felsefeci olan Frege, “anlam”ın ne olduğunu sorgular ve bunu kuramında şu şekilde açıklar: Anlam sayesinde bir nesneyi zihnimizde adlandırırız. Bir adın anlamı ise o nesneyi belirler. Bu anlamlar da bir araya gelerek düşünceyi, daha doğru bir ifadeyle önermeyi oluştururlar.

İkinci felsefeci ise Wittgenstein’dır. Felsefi Sorgulamalar adlı eserinde; “her oyun gibi, dil oyununun da kuralları vardır. Ancak dil oyunu kuralları sayesindedir ki, ‘söylemek’ olanaklı olur” der.

Burada hitap ettiğimiz kişilerin değer yargılarını, kendilerini tanımladıkları anlamlarını, kısacası içinde bulundukları ve sayesinde düşündükleri dilin oyunlarını bilmemiz gerekir. Ancak sadece bilmek yetmez, onlarla aynı oyuna dahil olup, sahip oldukları anlamları düşüncelere dönüştürmek ya da yeni anlamlar oluşturarak yeni düşüncelere kavuşmalarını sağlamak gerekir. Özetle; anlayacakları dilden konuşmak…

Üslubun dil dışındaki ikinci unsuru tertip ya da kompozisyondur. Topluluk önünde konuşmanın belki de en teknik kısmını burası oluşturur.

Diksiyonumuz, konuşma hızımız, tekrar ifadelerin kullanımı bu bölümde dikkat edilmesi gerekli noktalardır. Kelimelerin anlaşılır bir biçimde seslendirilmeleri doğru anlaşılmak için öncelikli konudur. Konuşma hızımızı ise iki kısımda değerlendirebiliriz. İlki, konuşmanın genel temposu. Bu; izleyicilerle, konuyla ve uyandırmak istediğimiz duygularla birebir ilintilidir. İkincisi ise konuşma içinde anlık hızlanmalar, yavaşlamalar, tonlamalar ve verilen sessizlik süreleridir. Bunlar duyguyu yaratan asıl unsurlardır. Söz söyleme sanatının teknik kısmındaki bu mükemmellik bir hatibin sahip olduğu en önemli yetkinliktir. Ünlü caz sanatçısı Miles Davis’in ifadesi bunu ne güzel anlatır: “Sessizlik de soloya dâhildir.”

Üsluptaki üçüncü kritik konu biçemdir. Kendisi zaten başlı başına zor bir kelime olan biçem bize neler anlatır? Bir mitingde kürsüdeki kişinin konuşmasıyla, aynı kişinin sevgilisi ile yaptığı konuşmanın arasındaki fark bize biçemin ne olduğunu açıklar. Buna tarz da diyebiliriz. Siz de yapacağınız konuşmanın içeriğine ve hitap ettiğiniz kişilerde nasıl bir etki bırakmak istediğinize göre konuşmanızın biçemini, yani tarzını belirlemelisiniz. Biçemi belirleyen unsurlar; dilin doğru kullanımı ve telaffuz, konuşmanın yapıldığı ortama ve kabul edilmiş kurallara göre belirlenen konuşma adabı, açık seçiklik ve söz süslemeleridir. Söz süslemeleri dikkat çekmek gereken bölümlerden biridir. Mecaz, kinaye, cevaplarını konuşmacının verdiği retorik sorular, söz yinelemeleri, tekrarlar ve onlarca söz süslemeleri hem konuşmaya tempo katar, hem de izleyicinin dikkatini konu üzerine toplama işlevi görür. İyi hatipler bu söz süslemelerini kullanarak arzu ettikleri anlam kaymaları yaparak, sarf ettikleri kelimelerin verdikleri dışında mesajları aktarabilirler.

George A. Kennedy’nin Klasik Retoriği incelediği eserde yer verdiği dördüncü unsur Aktarma’dır. Aktarma bu noktaya kadar hazırlanan içeriğin ve uygulanacak tekniklerin izleyiciye aktarılmasıdır. Tiyatrodaki ezber de diyebiliriz buna. Aktarma anındaki her hangi bir tökezleme, unutma ya da karıştırma tüm konuşmayı berbat edebilir. Peki, iyi hatipler hiç mi unutmazlar? Tabii ki unuturlar ancak bunu sadece kendileri bilirler. Konuşmalarını unutmamak için çok farklı yöntemler kullanır, çok farklı önlemler alırlar. Bunların başında Mnemonik Hafıza Teknikleri gelmektedir. İsmini bile ezberleyemedikten sonra neyleyim böyle tekniği dediğinizi duyuyor gibiyim. Siz sormadan söyleyeyim; Mnemonik ismi de Antik Yunanın hafıza tanrıçasından bize miras. İnsan beyninin bilgisayar mantığı ile çalıştığı savını destekler nitelikte; konuşmanın kilit unsurlarını kodlayarak, kısaltarak, somutlaştırarak hafızaya yerleştirme ve gerektiğinde geri çağırma tekniklerine Mnemonik Hafıza Teknikleri adı veriliyor.

İyi konuşmacılar bu aşamada konunun arka plan bilgisine sahip olmaya ve imgeleri kullanmaya önem veriyorlar. Bu noktadan sonra yapılacak tek bir şey kalıyor; yaptıkları hataları çaktırmamak.

Kadim bilgeliğin retorik hakkındaki son sözleri sunuş teknikleri ile ilgili. Bu bölüme tiyatro oyununun sergilenme anı diyebiliriz. Bu ana kadar yapılan tüm hazırlık aslında bunun içindi. Yazılanların, düşünülenlerin, prova edilenlerin ete kemiğe büründüğü; tüm çabaların hitabet deyü göründüğü an işte bu an… Sunuş tekniklerinin özü ses ve hareket kontrolüne dayanır. Ses seviyesini ayarlayabilmek, nefes kontrolü ve ses perdesini belirleyebilmek çok önemlidir. Senfoni orkestrası konserine gittiğinizde şahit olursunuz. Keman bir nota vererek diğer tüm enstrümanların bu sese göre akord edilmesini sağlar. Hatip de bir konuşmaya başladığında hangi ses seviyesi ile başlayacağını, konuşmayı sürdüreceğini ve yapacağı tüm ses dalgalanmalarını göz önünde bulundurarak sesini ayarlamalıdır. Bu performansı kulağa hoş gelecek bir şekilde sürdürebilmek için nefes üzerinde hâkimiyet zorunludur. Ünlü oyuncu George Orson Welles “Bir aktör ile sporcu arasında benzerlikler kurmak kolaydır. İkisi de kendi performansları sonrasında tükenirler. İkisi de aynı şekilde çökerler, döktükleri terler, yaşadıkları tahribat, nefes alırken yaşadıkları acı aynıdır” der. Aynısı hatip için de geçerlidir diyebiliriz. Yüksek performansı sürdürme gerekliliği ve vücuttaki adrenalin seviyesi ses kontrolünün önündeki en büyük engellerdir. Bunun çaresi de konuşma öncesinde yapılan provalar ve önceki konuşma deneyimleridir.

Sunuş tekniklerinin son ayağı olan hareket kontrolü ise genellikle çok üzerinde durulmayan bir bölümdür. Buna karşın iletişimin yarısından fazlasını beden dili üzerinden yapıyor olduğumuz gerçeği, hareket kontrolünün verdiğimiz mesaj üzerinde ne denli etkin olduğunu gözler önüne sermektedir. Hatibin konuşmayı yaptığı yer buradaki belirleyici unsurdur. Kürsüden yapılan konuşmalar hatip açısından şanslı, konuşma açısından şanssızlardır. Kürsü, hatip ile izleyici arasına çekilen bir perdedir. Bu perde kimi koşulda istenen bir kademe ve güç asimetrisi yaratırken, iletilmek istenen mesajların karşıya geçmesine de engel olabilir. Klasik retoriğin doğduğu ve geliştiği topraklar olan Antik Yunan ve Roma’da meydanlarda yapılan konuşmalar çok daha direkt, izleyicilerle temas ve etkileşim içindeydi. Günümüzde de iyi hatiplerin, protokol zorunluluğu yoksa, benzer etkileşimi tercih ettiklerini görüyoruz.

Şimdiye kadar size bisiklete nasıl binileceğini anlattım. Ama bisiklete binmeyi öğrenmek nasıl yapılacağını bilmek değil, bisiklete binmeyi denemekle mümkün olur.

O devirlerde henüz bisiklet icat edilmemişti. Bununla birlikte Antik Yunan’da eğitim dört başlıkta verilirdi: Aritmetik, geometri, müzik ve gökbilim. Bu dörtlüyü öğretmeden önce ise öğrencilerin üç başlıkta yetkinliklerini geliştirmeleri istenirdi. Bunlar ise; anadil, mantık ve retorik. Yüzyıllar boyunca da bu gelenek böylece devam etti.

Şimdi sizlerle sokağa mikrofonlarımızı uzatsak, herhangi bir soru karşısında kendini ifade edemeyen okumuş-okumamış binlerce insanımızla karşılaşırız. Bu insanların içinde antik çağın bilge dediğimiz insanlarının yaşam sürelerinden çok daha uzun süre okullarda eğitim görmüşleri de vardır ancak kendilerini bile anlatmaktan acizlerdir.  Antik dünya insanlarının bizlerden farklı olarak yaptıkları şuydu; okullarında öğrencilerine bisiklete nasıl binileceğini anlatmadılar, onları bisiklete bindirerek deneyerek öğrenmelerini sağladılar. Şimdi sıra sizde; meydanları dolduran, sizi dinlemeye hazır binlerce Romalı olmasa da kendinizi dinleteceğiniz iki arkadaşınızla işe başlayabilirsiniz.

 

Kaynaklar:

Aristoteles, Retorik, Yapı Kredi Yayınları, 2006.

Frege, Gottlob. Kavram ve Nesne Üzerine. (Çev: İlhan İnan, Bahadır Turan). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2010.

Kennedy, George A. A New History of Classical Rhetoric. New Jersey: Princeton University Press, 1994.

Selen, Nevin. “Söz Söyleme Sanatının Tarihsel Gelişimi.” Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, c.29, sayı: 1-4 (1978)

Wittgenstein, Ludwig. Felsefi Soruşturmalar. 4. Baskı. (Çev: Haluk Barışcan). İstanbul: Metis Yayıncılık, 2017.

http://melburn.bk.mfa.gov.tr/Mission/ShowInfoNote/218747

https://tr.wikipedia.org/wiki/Retorik

https://tr.wikipedia.org/wiki/Yedi_%C3%B6zg%C3%BCr_sanat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir