Hata
  • Kopyalama başarısız

empty

english-falg-0 turkiye-0

 
Pelin Kohn

Pelin Kohn

E-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Ben hiç rastgelmedim ama bayramlarda büyüklerimiz hep anlatırdı,küçükken nasıl ip cambazlarını seyretmeye gittiklerini. Resimlerden falan görmüşlüğüm var tabii ama aynı havayı solumak bir başka olsa gerek. İp cambazı herkesin yüreğine ağzına getirirmiş. Düştü düşecek, gözünü kapatıp düştüğünü görmek istemeyenler, ‘ay vah vah’ diye seyredenler. Ama eninde sonunda cambaz ipteki gösteririsini düşmeden, ve de herkesi hayretler içinde bırakarak bitirirmiş. Nasıl ipin üstinde kaldığı tabii ki meslek sırrı, o cambazda saklı ama ben kendim bir zamanlar hayatımdaki bir çok sorumluluğu aynı anda yapmaya kalkınca birdenbire cambaza dönüşüvermiştim. Benim üstünde yürüdüğüm ip yerine maalesef işim, ailem ve arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlardı. Tabii cambaz olmadığım için sonunda üstünde yürüdüğüm zamanda dengemi kaybediverdim.

 

Geçenlerde çocuklarımla Uçan Fil çizgi filmini izliyorduk. Kulakları kocaman olan küçük filin hikayesi. Dumbo bir sirkte annesi ile beraber yaşayan bir fil. En belirgin özelliği kocaman kulakları olması. Kulakları o kadar büyükki çoğu zaman yürümesine bile engel oluyor. Dumbo’nun büyük kulaklarından kaynaklanan sakarlıkları sirkteki diğer hayvanları olumsuz etkilediği için, O’nu dışlıyorlar. Sonunda bir gün Dumbo kulaklarının yardımıyla uçmayı öğreniyor ve çok ünlü oluyor. Filmi izlerken düşündüm bizim Dumbo’nun ki gibi kulaklarımız olsa biz de uçmaya mı çalışırdık onlarla yoksa kocaman kulaklarımızı çevremizdeki insanları daha iyi anlamak, onları daha iyi dinlemek için mi kullanırdık. Herhalde uçmak daha çekici gelirdi, haksız mıyım?

 

Öğrencilik yıllarımdan başlayarak uzun yıllar gönüllü olarak farklı sivil toplum kuruluşlarında çalıştıktan sonra iş hayatıma başladığımda STK’lardaki ve profesyonel kurumlardaki yöneticiler arasında yönetim adına çok büyük farklılıklar gözlemledim. Halen gönüllü çalışarak etkili liderlik ve yönetim adına, STK’lardan öğrendiklerim bir çok yöneticiye yol gösterici olacaktır diye düşünüyorum. Kendi iş yaşamımda uyguladığım ve çok yararını gördüğüm liderlik ipuçları işte şunlar:

 

Biz yetişkinler hayata dair düşünüp duruyoruz. Hayatın karşımıza çıkardıklarını ciddiye mi almalı yoksa gülüp geçmeli mi diye boyuna tartışıp duruyoruz. Biz bunlarla uğraşırken, birde baktım ki çocuklarımın hiç böyle dertleri yok. Felsefe yapmaya gerek duymadan, her günü doyasıya yaşıyorlar. Her yaptıklarından, her yeni öğrendiklerinden bir başka mutlu oluyorlar. Hal böyleyken düşündüm taşındım 5 ve 3 yaşındaki çocuklarımından öğrenebileceklerimin listesini yaptım.

 

Takımınızın duygusal zekasını geliştirmek, onların daha mutlu ve etkili çalışmasını sağlayacaktır. Beraber çalıştığınız takım arkadaşlarınızın farkıdanlıklarını ve kendi hareketleri ile ilgili içgörülerini artırır. Aynı zamanda kendi hareketlerinin takımın etkili çalışması üzerindeki etkilerini daha çok farketmelerini sağlar. Takım içindeki iletişimi güçlendirir ve takım üyelerinin birbirlerini daha çok takdir etmeyi öğrenmelerini destekler.

 

İşe başlayanlara yapılan klasik tavsiyelerden biri, işe duygularını karıştırmamalarıdır. İş yeri sonuçta mantıkla işleyen bir yerdir. İşle ilgili alınacak kararlar hep mantıkla alınmalıdır. Ben de bu tavsiyeleri duyarak işe başladım. Bir süre sonra ise bu tavsiyenin her zaman geçerli olmadığını öğrendim. Duygularını bir şekilde işine karıştıranlar özellikle iletişim kurmada, sanki işten,çalışmaktan daha çok zevk alıyor gibiydiler. Ama nasıl olur du bu? Duygular ve iş hayatı. Sonradan öğrendim ki aslında duygusal zekası yüksek olan, kişiler duygularını iş yerinde etkili şekilde kullanıp, iş yerlerini daha çalışır hale getirenlermiş.

 

“Great People Decisions” adlı kitabı okurken, yazarının kullandığı bu cümleyi çok beğenmiştim. Kitabın yazarı dünyanın bir çok ülkesinde şirketler için ise alım sürecinde çalışmış, ve bu konuyla ilgili olan deneyimlerini bu kitapta toplamış. Diyor ki: Bir çok şirket samurayı işe almak istiyor ama bu samuraylara kılıç vermek istemiyor. Kılıçsız samuray, samuray olabilir mi?

 

Hayat telaşından mı yoksa bu daha kolay olduğu için midir bilinmez, çevremizde olup bitenlere karşı dikkatsizce yaşamaya başladık. Sorsanız herkes her konuda bilgi sahibi, herkes herşeye hakim. Fakat daha derine inildiğinde görülen şuki belki teknolojinin nimetleri belki de artık her konuda daha yetkin hale gelmemizden dolayı artık yaptığımız şeyleri yapmak için herhangi bir farkındalığa ihtiyaç duymaz hale geldik.

 

Sürekli yaptığımız şeyler konusunda daha da dikkatsiz hale geliyoruz belki kanıksamış olmak belki bunların artık otomatikleşmiş olması. ‘Ütüyü fişten çekti mi, ocağın altını kapattım mı?’ diye yolun yarısından sizi bilmem ama benim eve geri dönmüşlüğüm olmuştur. Kanıksadıkça olayları, önemsizleştirmeyi de beraberinde mi yapıyoruz acaba?

 

“Aman, zaten bol bol vaktim var, bu işe yarın başlarım.”, “Zaten çok zor bir iş başlasam da yapamam, en iyisi hiç başlamamak.”, “ Bu işi yaparımda nerden başlayacağımı bilmiyorum ki” . Bu cümlelerden hangisi sizin bazı işleri ertelemenizi açıklar.

Hepimiz iş yaşamımızın bir bölümünde erteleme sorunu ile baş başa kalmışısızdır. Her iş olmasa da bazı işleri yapmak için ya hiç vaktimiz olmaz ya da iş o kadar zordur ki altından kalkılmaz. Aslında ertelemenin altında yatan sebeplere baktığımızda bazen çoğunlukta başarısız olma korkusu yatar. Jane Smith, zaman yönetimi kitabında, ertelemenin  sebepleri sıralarken genelde insanların bunu “özellikle yapacağıma inandığım için erteliyorum” dediklerinden bahseder...